Karton kadar düz şehirsin Konya

Konya’ya böyle bir Mart günü gitmiştik eşsiz yol arkadaşım Gürkan’la beraber. Kışın zahmeti, işlerin yoğunluğu, İspanyolcanın dayanılmaz ağırlığı derken bir hafta sonu yine çantalar aniden yüklendi ve soluğu Haydarpaşa’da aldık. Tren yolculuğu otobüslere göre daha avantajlı. Özgürlük için çıkılan bir yolda özgürlüğünü otobüs kadar kısıtlamıyor en azından. Sigara yasağını da tuvalette delebildiğimize göre her haliyle cezbedici. Dezavantajları da var ama maliyeti düşürdüğü için gayet tercih edilebilir bir ulaşım aracı.

İstanbul’un soğuk bir akşamında donduran bir mesainin ardından yemekli vagona geçerek başladık yolculuğa. Çalışmayan ocağın hazırladığı soğuk yemeklerimizi yedikten sonra vagonumuza geçtik ve yaklaşık 15 saat süren yolculuğa başladık. Kıçımın sığabildiği her yerde uyuyabildiğim için yolculuk boyunca uyku sıkıntısı çekmedim. Vagonun da boş olması sebebiyle yata yata bitirdim koca yolu. Konya il sınırlarına girince uyandırma servisi gibi bağıra çağıra dolaşan tren görevlileri sevgiyle uyandırdılar. Gözümü açıp dışarı baktığım anda ölümden önceki beyaz ışığı gördüm. Çünkü yerle gök resmen birleşmişti. Konya Ovası karlar altında kalmış, bulut olmayan gökyüzünde depara kalkan güneş ışıkları da fazlasıyla aydınlatmıştı ortalığı. Kör olmaktan korkup tekrar kapattım gözlerimi.

Kısa bir süre sonra da Sarayönü’nde durup otobüslere yerleştik. Çünkü yolun devamında çalışma olduğu için ilerleyemiyordu tren. Yolun bundan sonrasına katırlarla devam edecektik (!).

Selçuklu mimarisinin güzel eserlerini dolaşıp Konya’nın 25 metre rakımlı en yüksek tepelerinden Alaattin Tepesi’nde vakit öldürdük. Tepeye çıkınca iklim de değişti haliyle. Yol kenarları kar birikintileri olmasına rağmen hava aşağıda sıcaktı ancak 25 metreye çıkınca üşümeye başladık.

Konya dümdüz bir yer diye çok duydum ama gidip gördükten sonra az bile söylediklerini düşünüyorum. Mesela hayatı boyunca Konya’da araba kullanmış birisi İstanbul’un yokuşlarında trafik ışığına denk gelse kaldıramaz arabayı. Adam hayatı boyunca böyle bir şeyin tecrübesini yaşamamış ki anasını satayım.

Konya’ya gidiş amaçlarımdan birisi de büyük İslam Âlimi Mevlana Celâleddin-i Rumi’nin (Zatın ismindeki Rumi’den dolayı Rum olduğunu söyleyenler bile var bu ülkede) türbesini ziyaret etmekti. Etli ekmekleri, bamya çorbalarını yuvarladıktan sonra yönümüzü türbe istikametine çevirip devam ettik yolumuza. Türbe girişinde Japon turist kafilesiyle karşılaştık. Ziyaretteki çoğunluğu çekik gözlüler oluşturuyordu yani.

Edeple girdik “Ya Hazreti Mevlana” yazan kapıdan içeri. Ancak içeride türbeden çok, müze havasıyla karşılaştık. Türbelerin kendine has uhrevi havasından eser yoktu içeride. Kapıda yazan ‘Mevlana Müzesi’ ibaresinden anlamalıydık ama olmadı. Çaktırmadan bir Fatiha okuyup diğer eserleri incelemeye başladık haliyle. Sonra da türbeden çıkıp Konya sokaklarına vurduk kendimizi. Aradığımız uhrevi havayı Şems-i Tebrizi ve Sadreddin-i Konevi türbelerinde görünce huzurla dolduk biraz.

Dönüş yoluna çıkmadan önce de ısrarla tavsiye edilen Hacı Şükrü’ye gidip yemek yemeye karar verdik. Böyle bir lezzet yok. Şimdi “nasıl, güzel mi” diye sorsanız bir anlatırım hep beraber koşa koşa Konya’ya gideriz.

Hacı Şükrü hariç çok sevemedim Konya’yı. Bu da böyle bir anımdır deyip noktayı koyarım. Nokta!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*