Acının başkenti Çernobil 2

1Çernobil gezimize devam ediyoruz… Reaktörlerin olduğu bölgeye giderken yemyeşil ağaçların yerini gri direkler, santraller ve bacalar almaya başlıyor. Sırada Pripyat Nehri’nde radyasyondan dolayı mutasyon geçirdikleri için kocaman oldukları iddia edilen balıklar var. Zamanında aklı evvelin biri radyasyondan dolayı balıkların çok büyüdüğünü ortaya atmış, işin önünü arkasını düşünmeyenler de mevzuya balıklama atlamış. Nehirdeki balıklar besin zincirinin en üst katında yaşadıkları için büyüdükçe büyümüş, zararlı oldukları için kimse avlamaya tenezzül etmeyince yayınlar balina, sazanlar köpekbalığı kadar olmuş burada. Sonra da hikayeye heyecan katmak için “mutant fish” demişler, öyle de kalmış gariplerin adları.
4. Reaktöre özel lahit
IMG_4188Çernobil’deki patlamaya sebep olan 4. reaktörün içerisinde hâlâ yüzlerce kilo uranyum ve plütonyum kalmış. Patlamanın hemen ardından reaktörü alelacele bir lahitin içine gömmüşler lakin aradan geçen 28 seneden sonra lahit iş göremez olmuş. Bunun için 30 Avrupa ülkesi el ele vererek 1.5 milyar avro tutan yeni lahit için kolları sıvamış. Reaktörden 16 kilometre uzakta devam eden inşaatın bitmesinin ardından 4. reaktör tam anlamıyla lahite gömülecek ve Çernobil’de radyasyon seviyesi düşmeye başlayacak. Burada çalışmalar hiçbir şey yaşanmamış gibi devam ediyor. Lahitin yapımında çalışan işçiler Sovyetler’den kalma eski otobüslerle işe geliyor, akşam da tehlikeli bölgenin dışındaki evlerine gidiyorlar. Üzerlerinde parmak kadar bir cihaz var, her akşam radyasyon ölçümleri yapılıyor. İşe gelip gidenleri, etrafta yürüyenleri görünce biraz rahatlıyorsunuz ama geigerın üzerindeki rakamları görünce tedirginlikten kurtulamıyor insan. Yangına müdahale ederek insanlığı kurtaran ancak hayatlarını kaybedenler için yapılan anıtları da gezdikten sonra sonsuzluğa gidiyormuş hissi veren yollardan Pripyat’a doğru devam etmeye başlıyoruz.
Pripyat şehri 1970 senesinde düz bir arazinin üzerine sıfırdan kurulmuş. Şehrin altyapısı da üst yapısı da o zamanların en iyi örnekleri arasındaymış. Geniş geniş parklar, caddeler, yol boyu kafeler, oteller… Bir şehirde olması gereken her şeyi en iyisinden yapmışlar Pripyat sakinleri için. Şu güzelim şehrin hikayesi 16 sene sürmüş, patlamadan sonra kimse dönememiş. Yüzlerinde gülücük açan insanların güzel anıları radyasyon bulutlarının altında mahsur kalmış. Pripyat yolu üzerinde köylere giden çok sayıda tali yol var ancak hepsi radyasyon testlerinden sınıfta kalmışlar ve girişleri bariyerlerle kapatılmış.
DCIM100GOPROBirkaç kontrol noktasını daha geçtikten sonra eskiden geniş olduğu belli bir meydanda duruyoruz bu sefer. Burası Pripyat’ın meşhur merkezi. Orak çekiçli tabelasıyla Pripyat Otel’i solumuzda kalıyor. Önümüzde her fotoğrafa konu olan restoran var. Rehberin “Radyasyonun en yoğun olduğu bölgedeyiz. Kesinlikle hiçbir şeye dokunmayın” uyarısının ardından korkudan yere bile basmamaya gayret ederek yürüyoruz ama insan, gözüyle görmediği tehlikeyi çabuk unutuyor. Birkaç dakika sonra bütün kafile mahalledeymiş gibi takılmaya başlıyoruz. Yollar delik deşik, merdivenler paramparça olmuş burada. Savaştan arta kalmış gibi her şey. Restoranın yanındaki market yağmalandıktan sonra yakılmış gibi duruyor. Sessizlik yavaş yavaş sarmaya başlıyor insanı. Call of Duty’de İmran Zakhaev’e suikast düzenlediğimiz otel en çok görmek istediğimiz yerlerin başında geliyor ama riskli olduğu için giremiyoruz. Bölge insandan arınınca doğa, katilinden kurtulmuş burada. Özgürlüğün tadını çılgınca yeşererek çıkarmaya başlamış. Ağaç sayısı o kadar çok ki birçok bina yeşilin arkasına saklanmış. Zaman zaman hayalet şehre değil de doğa yürüyüşüne katılmışsınız gibi hissediyorsunuz kendinizi. Kızıl Ordu’nun tank yürüterek gövde gösterisi yapmak için tasarladığı Sovyet klasiği geniş caddeler, hızla gelişen bitkiler sayesinde bisiklet yolu gibi ufacık olmuş.
DCIM100GOPROKorku filmi platosu gibi
Pripyat dama tahtası gibi. Bir metre sağınızda radyasyon seviyesi düşükken, sol tarafınız neredeyse riskli oranda. Geiger cihazının üzerindeki rakamlar adım attıkça artıp azalıyor. Fakat Pripyat’ın en meşhur fotoğraflarının çekildiği lunaparka girince demir yoğunluğunun da etkisiyle cihazların hepsi kendinden geçiyor, o ölüm sessizliğini ciyak ciyak öterek bozuyorlar. Bu yolculuğa çıkmakla doğru mu yaptık, yanlış mı yaptık diye endişelenirken geigerların isyan eden alarmını da duyunca korku dağları sarıyor. Seviye o kadar yüksek ki fotoğraf makinelerinin, cep telefonlarının ekranlarında yeşil yeşil çizgiler beliriyor aniden, ekranlar donup donup canlanıyor. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda lunaparkı hizmete sokmaya karar vermişler ama patlamanın ardından ne dönme dolaplar dönebilmiş, ne de atlı karıncalar. Bütün oyuncaklar sessizce sonsuzluğu beklemeye başlamış burada. Çarpışan otomobiller sağa sola savrulmuş vaziyette kalmış öylece. Hüzün ve yalnızlık temalı fotoğraflar için doğal stüdyo olarak kalmış Pripyat’ın lunaparkı.
DCIM100GOPRODokunma yanarsın…
Bitkiler radyasyonu kendinde toplamış, bir yosun yumağının üzerinde 50’lere yükselen seviye, bir karış yan tarafta normale dönebiliyor. O yüzden ağaçlara, dallara dokunmadan kafileyi takip etmeye çalışıyoruz ama ağaçlar o kadar yoğun ki bir anda ekibin geri kalanından koptuğumuzu fark ediyoruz. Kaybolmak için muhteşem bir yerdeyiz. Sessizlik normalde huzur verir ama Pripyat’ta bir süre sonra korkutucu oluyor. Kafileden kopmuş 3 kişi geceyi burada geçirmek zorunda olduğumuza dair senaryolar yazıyoruz, hepsi de birbirinden korkunç oluyor. Etraf zaten korku filmi sahnesi gibi; rüzgardan dolayı hafifçe gıcırdayarak sallanan salıncak bile var burada. Sonunda grubun geri kalanının sesini duyuyoruz da hiçbir şeye dokunmama şartını bir an ihmal ederek yetişiyoruz ekibe.
DCIM100GOPROAğaçların arasından geçe geçe geldiğimiz bu yer, futbol sahası. Tribünler falan çöktü çökecek. Her şey yok olmaya yüz tutmuş. Bir zamanlar top peşinde koşan 22 adamın yerini kavak ağaçları almış bu tarafta. Biraz ileride stadın gişeleri ve giriş kapıları var. 900 sene sonra belki bir gün tekrar bilet kuyruğu oluşur kim bilir. Bir sonraki durağımız bir okul. İlk olarak kantine giriyoruz. Her yere gaz maskeleri saçılmış. Muhtemelen Pripyat’ın ziyarete açılmasına karar verdikten sonra konusu acı olan fotoğraflar çekilsin diye bir sürü mizansen oluşturulmuş, oyuncak bebeğe bile gaz maskesi takmışlar. Okul, dört duvardan ibaret klasik bir Sovyet yapısı. Merdivenler çökmeye yüz tutmuş, koridorlar mayın tarlası gibi. İki kere düşünüp bir kere adım atıyorsunuz. Duvarlar şişmiş, çokça bel vermiş. O kadar güvensiz ki tek vuruşla yıkabileceğine inanıyor insan. Hani, Allah göstermesin o esnada bir deprem falan olsa…
DCIM100GOPROYemekler Kiev’den
Okulun hemen yakınında spor salonu ve Pripyat’ın meşhur havuzu var. Havuz kazanın ardından bir süre daha Çernobil’de çalışanlara hizmet etmiş, o yüzden diğer bölgelere nazaran biraz daha eli yüzü düzgün duruyor. Zira apartmanlarda sağlam cam kalmamış. Pripyat’taki evlerin birçoğu kazadan kısa bir süre sonra yağmalanmış. O zamanki yetkililer hırsızlığın önüne geçemeyince vur emriyle mukabele etmişler yağmacılara. Pripyat’a ayrılan süre 2 saatle sınırlı. Farklı bir rotadan dönüş yoluna koyuluyoruz. Sakin sakin duran geigerlar aniden tekrar ötmeye başlayınca rehber, Kızıl Ormanlara yakın geçtiğimizi söyleyerek “Burası radyasyondan en çok etkilenen yerlerden biri. Kazadan sonra uzun bir süre gece karanlığında bu ormandan kızıl ışıklar gözükmüş” diyerek açıklıyor durumu ama radyasyonu ölçen geigerlar lafı ağzına tıkıyor çocuğun. Şu anda yanından geçtiğimiz yer ise kazada kullanılan kamyon, kepçe, itfaiye arabası, helikopter gibi araçların toprağın altına gömüldüğü yer. Radyasyon seviyesi o kadar yüksek ki muhtemelen başından sonuna doğru yürümeye kalksak sağ çıkamayız. Dönüş yolunda anlatılacak hikayesi kalmıyor rehberin. Etrafı izleye izleye yolumuza devam ediyoruz. Tura öğle yemeği de dahil olduğu için Çernobil kasabasında bizim için hazırlanan sofraya oturuyoruz ama hadi ye yiyebilirsen. “Yemekler Kiev’den” deseler de insanın aklına bir sürü şey geliyor, çatalın ucuyla kursağımızı kandırmaya çalışıyoruz.
2
Endişe ve bitmeyen acabalar
Girişte pasaport kontrolü yapılan yerlerde bu sefer radyasyon kontrolü yapılıyor, x-ray cihazı gibi bir makinede taramadan geçiyoruz. Kimsede bir sıkıntı çıkmıyor ama o acabalarla dolu tedirginlik her şeye rağmen yakasını bırakmıyor insanın. Dönüş yolunda onlarca soru hücum ediyor. Dünyanın en radyoaktif bölgelerinden birini gezerek mantıklı bir şey mi yaptık? Bugün yediğimiz radyasyonlar yarın bir yerimizi tırmalar mı? Ukraynalı arkadaşlarım “Bu turları para için yapıyorlar. Tehlike hâlâ devam ediyor” demişti, yoksa haklılar mı? İnsanoğlu para için böyle bir riske girer mi? Madem sağlıksız, Çernobil’de neden hâlâ 400 kişi yaşamaya devam ediyor? Hadi yollarda gördüğümüz insanlar bu para tezgahı için düzenlenmiş kurgu diyelim lahitte çalışan bir sürü insanın işi ne? Onlar da kurgu olsa bitmek üzere olan lahit nasıl inşa edildi? Yoksa bütün bunlar kuruntu mu? Rus soylularından kalan siyah-beyaz fotoğraflarda asilzadelerin yanında etine dolgun çirkin kadınlar vardı; şimdiki Ukraynalı cinsi latifler ninelerinin tam aksine mavi gözlü, selvi boylu, al yanaklı… Ya yoksa radyasyon faydalı mı!

Serinin ilk yazısı için şöyle buyurun

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*