Acının başkenti Çernobil

Çarlık Rusyasına, Sovyetler Birliği’ne, ikinci dünya savaşına, soğuk savaş yıllarına ilginiz varsa Karadeniz’in öbür tarafı fazlasıyla merakınızı giderebilecek yeterliliktedir. Koca koca ülkeler bir film platosu gibi hizmet ederler size. Bir sokakta Çarlık döneminden kalan binalar içinizi ısıtırken, aynı sokağın köşesinde dört gri duvardan ibaret kocaman bir Sovyet yapısı bütün soğukluğuyla karşınıza çıkar. Şehirlerin varoşuna indikçe Sovyetler Birliği’nin varlığını sürdürdüğüne inanmaya başlarsınız Moldova ve Ukrayna’da. Eğer bu da içinizdeki Sovyetler Birliği coşkusunu gidermeye yetmezse derdinize derman olabilecek tek yer kalır geriye. Yüzbinlerce insandan arta kalan, neredeyse terk edildiği günden beri olduğu gibi duran hayalet şehir Pripyat ve onun küçük kasabası Çernobil…
Çernobil bizim için heyecanlı bir yolculuktan daha fazla bir şey olmasa da milyonlarca insan için acının tam karşılığıdır. Batı’ya sürekli kafa tutan, Amerika’ya efelenen, elindeki 2 milyon 500 bin kilometre kare toprak parçasını korumak için enerjiye ihtiyaç duyan Sovyetler Birliği, nükleer enerjiden faydalanabilmek için bölgenin en düz arazisi Ukrayna’yı kestirir gözüne. Kısa sürede kolları sıvar, binlerce iş makinesi ve işçiyle seneler süren inşaatların ardından yavaş yavaş tesis bacalarını görünür hale getirir, işletmeye başlarlar. Elde ettikleri enerji işlerine çok yarar, projedeki 12 reaktörü tamamlamak için gece gündüz çalışmaya devam ederler ancak 26 Nisan 1986 senesinde 4. reaktördeki patlamanın ardından 5. ve 6. reaktörlerin inşaatını bile tamamlayamazlar.
c2Hiroşima’dan Beter
Komünist düzende kimse başına bela almamak için riske girmez ama bilim adamları bu konuda ayrıcalıklıdır, onların yaptıkları görmezden gelinebilir. Nisan’ın 26’sında 4. reaktörde çalışan bilim insanları yeni bir deneme yapmaya karar verir, reaktörde çalışmalar aniden durursa buhar türbinlerinin ne kadar süreyle çalışmaya devam edeceğini ve acil güvenlik sistemine ne kadar müddetle güç sağlayabileceğinin cevabını aramaya koyulurlar. Üst üste yaşanan iki patlamayla cevaplarını alır, hala daha yarası sarılamayan koca bir acı bırakırlar insanlığa. Atom bombasıyla vurulan Hiroşima, Çernobil’in yanında daha temizdir, Sovyetler patlamayla beraber radyoaktif kirlilikte Japonlara 400 kat fark atarlar.
Robotlar bile bozulmuş
Çernobil’in patlaması çoğu uzmana göre Sovyetler Birliği’nin dağılmasının başlangıcı kabul edilir. Belki de Ekim Devrimi’nden sonra Komünist rejimi kurabilmek için eziyet ettikleri milyonlarca Müslüman’ın, kökünü kazıdıkları Romanov hanedanının, fakir fukara köylünün ahı çıkar. Patlamanın ertesinde Moskova sessizliğe bürünür, resmi açıklama 3 gün sonra mecburen yapılır. Çünkü Avrupa’nın diğer ülkelerinde aşırı radyasyon tespit edilmiştir, durumdan kıllanan yetkililer Çernobil’in patladığını fark etmişlerdir. 1970 senesinde Çernobil’deki santrallerde çalışan işçiler için kurulan Pripyat kazanın sonrasında acilen boşaltılır. Evini terk edenler bir parça eşya bile alamazlar yanlarına. Radyasyon o kadar yüksektir ki kazalara müdahale etsin diye üretilen robotlar patlama bölgesine girdiklerinde bozulur, kullanılamaz hale gelirler. İş başa düşer itfaiye erleri, askerler, vatandaşlar yangını söndürmeye uğraşırlar. Mesaileri 1’er dakikadır, 60 saniyeyi bitiren ertesi güne kadar bölgeyi terk eder.
900 yıl daha yaşam yok
Avrupa’da milyonlarca insan radyoaktif bulutlardan, yağmurlardan etkilenir hasta olur. Radyasyon suya karışır, toprağa bulaşır; vatandaşın yediği, içtiği zehir olur, hayvanlar bile sakat doğar. 2.5 milyon hektar tarım arazisine tohum atmak şöyle dursun kargalar bile uğramaz. Tiroit kanserinde 10 katlık bir artış gözlenir, 3 milyondan fazla insan Çernobil kurbanı diye geçer kayıtlara. Etkisi Ukrayna’yla sınırlı kalmaz bütün kıtayı sarar. Kimi uzmanlar Karadeniz’de yükselen kanser oranını Çernobil’e bağlarken, kimileri de en güçlü ihracat ürünlerimiz çay ve fındığın fiyatının düşürülmesi için fırsat kollayan baronların patlamayı sebep gösterip fiyat kırmaya çalıştığından bahseder. Hasılı, bu işlerden anlayan beyaz önlüklü amcalar, Pripyat’ın bir nebze yaşanabilir hale gelmesi için 900 seneye ihtiyaç olduğunu, radyasyon seviyesinin normale dönmesi için de 48 bin yıl beklenmesi gerektiği konusunda birleşir. Çernobil deyince herkes Ukrayna için ah vah eder ama sınıra konuşlandırılan tesis en çok Belarusluların canını yakar. Kuzeye doğru esen rüzgarlar radyoaktif serpintiyi Beyaz Rusların toprağına taşır, havalinin önemli bir kısmı bugün hala kullanılamaz.
Ukrayna herkesin gözdesi
Ukrayna, Sovyetler için önemli bir bölgedir. Hem Karadeniz’de stratejik bir limandır, hem de toprağı verimlidir. Hitler bile Almanya’ya Ukrayna’dan kamyon kamyon toprak taşır. Patlamadan sonra eli ayağına dolaşan Moskova, görüntüde Ukraynalılara özgürlük verir ama Sovyetler’in dağılmasından sonra ortaya çıkan diğer devletlerde olduğu gibi kendi yerleştirdikleri adamlarla ipleri yine elinde tutar. Şimdi işler istediği gibi gitmediği için Putin’in Ukrayna’yı gözüne kestirmesi ve Kozakların toprağına göz dikmesi tesadüf değildir.
İşte bütün bu hikayeyi biliyorsanız, ilginizi de çekiyorsa Çernobil’le ilgili yüzlerce makale okuyup onlarca film izliyorsunuz zaman içinde. Hayalet şehir gözünüzde büyüdükçe büyüyor ve karşı konulamaz bir istek uyandırıyor. Ama işin ucunda radyasyon var. Bazı değerleri bir insanı birkaç dakika içinde öldürmeye yeterken, uzun süre aşırı radyasyona maruz kalmak ciddi sağlık sorunlarının altyapısını hazırlıyor.
c4Zaman durmuş, hayat devam ediyor
Ukraynalılarla “Çernobil’e gideceğim” dediğimde gözleri büyüyor “Deli misin” diye cevap veriyorlar. Sadece 1 kişi “Bir şey olmaz. Buradakiler çok abartıyorlar” diyerek içime soğuk su serpiyor ama durumun tahmin ettiğimden daha kritik olduğunu düşünerek endişelenmeye başlıyorum yavaş yavaş. Kiev’e geldiğimde birkaç kere vazgeçiyorum gitmekten. Sonra tekrar gaza geliyorum. Çernobil’deki bazı bölgelerde hala yaşamın olduğunu bildiğim için bu gelgitler arasında ‘git’i seçiyorum, Yaradan’a sığınarak çıkıyorum yola. Maidan Meydanı’nda tur şirketinin yetkilileri ile buluşup bizim gibi radyasyona kafa tutan Avustralyalı, Amerikalı ve Almanlardan oluşan ekiple yola çıkıyoruz. İçimiz rahatlasın diye Kiev’in göbeğinde geiger cihazını çalıştırıyor rehberimiz. Radyasyon seviyesi 0.14 çıkıyor. “Uçakla bir yere giderken bu seviye 1.0 oluyor” diyerek çalıştırıyor kontağı. 200 kilometrelik yol boyunca Çernobil’den ve Rusya’nın Ukrayna’yı ele geçirme planlarından bahseden belgeseller izletiyorlar.
Yollar bomboş
Çernobil’e yaklaştıkça yollar boşalıyor, arabalar azalıyor. Bir süre sonra ilk kontrol noktasına geliyoruz. Ukrayna polisi pasaport kontrolü yapıp yoldaki bariyeri kaldırıyor. Geiger cihazındaki rakamlar yükseldikçe daha çok terk edilmiş köyle karşılaşıyoruz yol boyu. Çatısı çökmüş, camları kırılmış, nice hatıralar barındıran evlerin sayısı artıyor ama canlı olarak sadece biz gözüküyoruz yol boyu. Az biraz daha gidince ağaçların tünel haline getirdiği yol bitiyor, 1970’lerden kalma bir kasabanın ortasında iniyoruz minibüsten. Burası Çernobil kasabasının merkezi. Etrafın radyasyonunu ölçen geiger cihazı şaşırtıcı bir biçimde 0.12’yi gösteriyor burada.
c5400 Çernobilli
Çernobil ancak filmlerde görebildiğimiz nostaljik bir yerleşim yeri gibi. Çarşıdan, pazardan dönen yaşlı teyzeler, saçları ağarmış ihtiyar amcalar dolanıyor etrafta. Binaların şekli, yoldan geçen tek tük arabaların tipini görünce bir önceki yüzyıla ışınlanmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Patlamadan sonra bütün bölge boşaltılmış ama 1 yıl sonra gurbette hasretle ölmektense vatanında radyasyondan ölmeyi yeğleyen 3 bin kişi hükümetle yaptıkları pazarlıklardan sonra geri dönmüş Çernobil’e. 28 senede birçoğu öteki aleme geçince geriye 400 kişi kalmış radyasyondan korkmayan. Kendi bahçelerinde ekip biçtikleriyle yaşıyor, hayvanlarından aldıklarıyla yaşamaya devam ediyorlar. Buradaki yaşam şartları normal bir kasabadakinden biraz daha farklı doğal olarak. Civarda çok sayıda saldırgan yaban hayvanı olduğu için 22.00’den sonra özel araçlarıyla dahi olsa dışarı çıkmaları yasaklanmış. Sinemaları, tiyatroları yok ama kafalarını sokup iki yudum votka yuvarlayabilecekleri barlarda vakit geçirebiliyorlar. İnsan tehlikesinden uzak, doğal bir ortamda stressiz gönüllerince yaşıyorlar. Yol boyu gördüğümüz kasaba sakinlerinin hemen hepsi yaşını başını almış insanlar. Radyasyonun stres kadar tehlikeli olmadığının ete kemiğe bürünmüş kanıtı gibiler sanki. Rehberimiz de kasabada yaşayanlardan genç bir delikanlı. Bilmediğimiz birçok şeyi ondan öğreniyoruz.
DCIM100GOPROKorkuyla kaçmışlar
Pripyat’a ilk turun 1999 senesinde düzenlendiğini, 2000 yılına kadar kalan 3 reaktörün kullanılmaya devam edildiğini ve Ukrayna’nın hali hazırda 4 reaktöre daha sahip olduğunu anlatıyor hayalet şehre doğru sessizce yol alırken. Terk edilmiş köylerin arasından geçerek o çok meşhur fotoğrafların çekildiği anaokulunda mola verince radyasyonun ne demek olduğunu anlamaya başlıyoruz yavaş yavaş. Duvarlar kabarmış, binaların içinde ağaçlar çıkmaya başlamış. Her şey terk edildiği günkü gibi kalmış. Bu bölgede geziyorsanız her cümlede aynı şeyleri duyuyorsunuz zaten. Patlama, terk etmek, yalnızlık…
Kreşteki çocukların yatakları, yerlere saçılmış ders kitapları, okuma fişleri korkuyla kaçıldığının işareti gibi. Radyasyon seviyesi burada 0.24’e yükseliyor ama geiger cihazı toprağa bir karış mesafede tutulunca ekrandaki rakam 39 diye değişiyor aniden. Alfaların, betaların, gamaların paçamızdan girdiğine işaret bu.

Bu yazı Türkiye Gazetesi’nde de yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*