Bilbao’da Şaka Gibi Bir Gece
İstanbul’da tamamlayamadığımız işleri yarım bırakarak, İspanya’daki ilk gece nerede kalacağımızı dahi bilmeden plansız, programsız çıktık yine yola. Uçakta yanımıza oturan Basklı’nın “Bilbao, İngiltere gibidir. İrlanda gibi yağmurludur. Havanın ne olacağı belli olmaz, dikkatli olun” uyarısına “he canım he” diye geçiştirerek indik Bilbao Havalimanı’na. Sonuçta Akdeniz ülkesiydi İspanya, öyle öğretmişlerdi bize. Adamın dediği kadar varmış, uçaktan çıktığımız anda buz gibi bir havayla karşılaştık. İstanbul’daki sıcaklardan yeteri kadar bunaldığım için keten gömleğimi ve şortumu inatla çıkartmadan dolaştım ince ince yağmurun yağdığı Bask şehrini.
Bilbao, Kuzey İspanya’da yer alan boş bir şehir. İspanya’nın sanayi bölgelerinden birisi, ekonomik durumu aşağıdaki şehirlere nazaran daha iyi. Havası ise yazın en sıcak zamanlarında 16-20 derece arası gidip gelen, şehri saran dağlara doğru çıktığınızda Rize’yi ve yaylalarını anımsatan bir yer. Guggenheim Müzesi’yle son birkaç yıldır ilgi çeken bir şehir aynı zamanda. İspanya’nın otonom bölgelerinden Bask Ülkesi’nin en büyük kenti. Herkesin Athletic Bilbao’lu olduğu, San Mames Stadı’nı katedral diye nitelendiren insanların yaşadığı, yol sorduğumuz bir amcanın “Bak evlat, Bilbao küçük ve düzenli bir şehirdir. Burada asla kaybolmazsın” diye tanımladığı, Bilbao Nehri’yle ikiye bölünmüş ve hepsi birbirinden değişik köprüleri barındıran bir yer.
Titreyerek indiğimiz Bilbao’yu saatlerce köşe bucak turladık. Kolombiyalı bir berberin gazabına uğrayıp hem saçlarımdan hem sakallarımdan oldum ama deplasmanda olduğumuz için de fazla horozlanamadım adama. Çünkü dükkandaki diğer elemanlar Escobar’ın korumaları gibi duruyordu. Akşam daha önce davet edildiğimiz CouchSurfing Bilbao buluşmasına gittik ve yeni arkadaşlarımızla iki lafın belini kırdık.
İlk günü Bilbao’da tamamlayıp otobüsle Madrid’e geçmeyi düşündüğümüz için hava karardıktan sonra metroya binip otogara doğru yola çıktık. Bilbao’da nüfus az olduğu için metrosu da sakin adamların. O sakin metrolardan birine binmiş tıngır mıngır gidiyorken metrodaki yaşlı amcalardan bir tanesi Fransızca bir şeyler söyledi. Ben de Türk olduğumuzu söyleyince heyecandan kendinden geçti adam. Bundan birkaç ay önce İstanbul’a gelmiş, buraları gezmiş. Hatta inandırmak için çantasından bir halıcıya ait kartvizit çıkartıp gösterdi. İneceğimiz istasyona geldiğimizde “Vaktim olsa Bilbao’yu gezdirmek isterdim ama bu son tren” dedi, vedalaşıp ayrıldık.
İstanbul’da 24 saat açık işletmeler bulmanın alışkanlığıyla bütün dünyayı öyle sanıyorsun tabii ama öyle değil işte sevgili okur. Senin Esenler, Harem otogarların yedi gün, yirmi dört saat açıkken adamların otogarı gece yarısı kapanıyor. Plansız gezmek iyi güzel de böyle küçük şeyleri de öğrenemiyorsun plan yapmayınca. Yani demem o ki otogara gelince dımdızlak kaldık ortada. Hiçbir yer açık değildi, Madrid’e giden son otobüs de ağzına kadar doluydu. İlk geceyi yolda geçirmeyi planlarken Bilbao’nun sessiz ve karanlık sokaklarında kaldık bir başımıza. Hemen çadır kurulabilecek yerler aramaya başladım, bulabildiğim tek yeri de Gürkan kabul etmeyince pansiyonlara yöneldik. Onlar da bir gece için eşek yüküyle fiyat isteyince döndük yine otogara. En azından 6 saat avare avare takılıp vakit öldürmeyi, 06.00’daki ilk otobüsle de başkente doğru yola çıkmayı planladık. Ama birçok yerde olduğu gibi burada da hava gece daha soğuk oluyor. Sonra şehrin dışında ucuz bir hostel olduğunu öğrendik. Fiyatlarla ilgili bilgi almak için hosteli aramaya karar verdim, telefon kulübesinin nasıl çalıştığını anlamak için sağını solunu okurken yaşlı bir ses “Hola” dedi arkamızdan. “Sen nereden çıktın şimdi ya” diye arkamı döndüğümde gördüğüm görüntüyle şok oldum. Metroda karşılaştığımız yaşlı adamın sesiydi o Hola! Adamcağız eve gidince bizim son otobüse binip binemediğimizi merak etmiş. Sonra dayanamamış otogara gelip bakmaya karar vermiş.
“Gördüğüm kadarıyla Madrid’e gidemeyeceksiniz. O zaman buyurun bize gidelim” dediğini duyunca Gürkan’a herhangi bir şey çevirmeden “Tamam kabul ediyoruz” dedim. Çantalarımızı alıp arabasına yerleştirdik ve hiç tanımadığımız birisinin evine doğru yola çıktık yine. Türkiye’yle, İslamiyet’le ilgisi olan bir adammış Iñaki. Yol boyunca Türkiye’nin ne güzel bir ülke olduğundan, Türk insanının Avrupalılara benzemediğinden, İslamiyet’ten, Osmanlı İmparatorluğu’ndan konuşa konuşa geldik eve. O kadar Avrupalı tanıdım ama bu kadar samimisiyle hiç selamlaşmadım bugüne kadar. Eve girer girmez hemen yemek yapmaya kalktı ama aç olmadığımızı söyleyince evde yenilebilecek ne kadar abur cubur varsa koydu önümüze. “Şeftali de yiyin, çikolata da yiyin, şu meyve sularını için, kahve yaptım onu da için, burada banyonuzu yapın…” diyerek saatlerce peşimizde koşturdu 62 yaşındaki dostumuz.
Aşırı ilgi bazen insanı bunaltır ya bir süre sonra öyle bir sıkıntı hissedip yatmaya karar verdik. 4 saat sonra da Iñaki’nin “Günaydın gençler!” sesiyle uyandık. Adam sabah saat 06.00’da kahvaltımızı hazırlamış bir şekilde uyandırdı bizi. Masaya baktığımda bir omlet ve kahve vardı. “Sizin için Fransız kahvaltısı hazırladım” diyerek davet etti masaya. Allah günah yazmasın ama hayatımda yaptığım en kötü kahvaltıydı diyebilirim. Çünkü masadaki omlet, ton balığıyla yapılmıştı ve yanında kahve içiyorduk. Adamın iyi niyetine zerre bir şey söylemiyorum ama ayıp olmasın diye yerken birkaç kere istifra etmemek için tuttum kendimi. Kahvaltının ardından tekrar arabaya binerek otogara doğru yola çıktık.
Otogarda da Iñaki’nin aşırı misafirperverliği sona ermedi. Sürekli heyecanlı heyecanlı yarı İngilizce yarı İspanyolca bir şeyler anlatan Iñaki, önce biletlerimizi almak için gişeye doğru hamle yaptı, son anda Gürkan’ı uyardım ve bileti kendi paramızla aldık. Çantalarımızı otobüse yerleştirdikten sonra vedalaşma faslına geldi sıra. Iñaki elindeki 50 Euro’yu vermeye çalışıyordu bu sefer, “İspanya pahalı ülkedir, yanınızda bulunsun” diyerek. “Türkiye’de şu anda bir kriz yok dostum. Krizle uğraşan sizlersiniz. Paramız var, teşekkür ederim” diyerek geri çevirdik bu teklifi.
Bilbao’daki ilk günümüz böyle bir Avrupa misafirperverliğiyle bitti işte. Aldığımız işaret netti aslında, bu yolculukta bahtımız açık olacaktı büyük ihtimalle…