Merhaba Dubrovnik, biz geldik!

Şimdi benim gibi yanlış bir yüzyılda yaşadığınızı düşünüyorsanız eskiye ait her şey ilginizi çeker. Hayal âlemine daldığınızda kendinizi kılıcını kuşanmış, atına atlamış bir şövalye gibi görürseniz ortaçağa ait bir şeyler görünce zevkten titremeye başlarsınız. Ya da aynı hayal dünyasında ayağında sandalet, başında defne yapraklarıyla bol sütunlu yapıların arasından geçerek iyot ve limon kokulu hafif bir rüzgar eşliğinde sahile inen bir Romalı olursanız Ege taraflarına gittiğinizde kendinizden geçersiniz.

Dubrovnik, zamanında bizim ataların himayesinde olan ve yıllık vergi ödeyerek korunan bir devletmiş vakti zamanında. Sonra Napolyon gelmiş ve cânım devleti yıkmış. Daha sonra Avusturya’ya vermişler burayı. 1991’deki savaş zamanında Sırplar burayı da bombalarından mahrum bırakmamış ve biraz hırpalamışlar. Sonra UNESCO devreye girip (Mostar’da da aynı durum söz konusu. Savaştan sonra ilgileneceklerine savaşı önleseler ya) dünya mirası listesine almış burayı.

Efendim, şimdi bu Dubrovnik denilen yer, bizim tatil yörelerinden çok farklı değil. Bir anda deniz, kum, güneş triosuyla fingirdeşirken bir anda kültür turizmi yapabiliyorsunuz. Aslında Dubrovnik’in bütün olayı eski şehir diye adlandırılan kale. Onun haricinde genellikle yaz turizmine, bikinili cıvırlara hizmet ediyor burası. Eski şehir kapısından içeri girdiğinizde bambaşka bir atmosferle iç içeyken surların dışına çıktığınızda ortalama bir şehir bekliyor sizi. Yeni ve eski evler, insanlar, hayvanlar, arabalar, asfalt, dükkanlar falan… Yani şehir tarafında insanın aklını başından alan bir şey yok. Fazla vakit geçirmek vakit kaybından başka bir şey olmaz. Zaten şehirli bir adam olarak gideceksin oraya, öldürme güzel vakitlerini sevgili okur, git ilginç şeyleri gör!


Eskinin her türlüsüne meraklı olduğum için Dubrovnik’i gördüğüm anda keyiften sarsılarak sevinmeye başladım. Sınırı geçtikten sonra fotoğraftaki gibi yüksek bir yerden Dubrovnik’i izledik bir süre, sonra şehre inerek kalacak yeri ayarladık. Sobe denilen odalardan iki tanesini 1 geceliğine kiralayıp yerleştikten sonra içimdeki ortaçağ adamını daha fazla zapt edemedim ve çılgınlar gibi koşarak kaleyi içeriden fethetmek üzere sopadan yaptığım atımla beraber koşar adım daldım sipahilerin benden önce açtığı kal’a kapısından içerü!

Aman arkadaş karşıma çıkan ilk görüntü ne güzel bir şeydi öyle. Daracık sokaklar, upuzun merdivenler, her taraf eski taşlarla bezenmiş; aklım yerinden fırlayıp çılgın atacak gibi oldu yeminle. 1.5 metre genişliğindeki merdivenlerden rahvan adımlarla inip hücrelerime kadar ortaçağı solumaya başladım. Ben tam zevkin doruklarına tırmanırken “Where are you from?” diye yaşlı bir ses geldi. “Aha!” dedim, “Kesin kale komutanı bu. Türklerin şehri işgal ettiğini anladı ve kalenin anahtarlarını getirdi.” Gözümü açınca gördüğüm manzara tam bir hayal kırıklığıydı ama. Değil kale komutanı, çavuş bile olamayacak tipte saçı sakalı ağarmaya yüz tutmuş yaşlı bir amca, bizim Salih’le muhabbete dalmış bile ben ayılana kadar. Türkiye’den olduğumuzu da öğrenince “Trabzonspor! Very good team! Oley Trabzonspor!” diyerek halimizi, hatırımızı sordu, memleketin ahval ve şeraitini hatırlatıp yoluna devam etti. O günden beri aklımı kurcalayan bir soru var. Trabzonspor bir ortaçağ takımımı!?


Eski şehir bir ana caddenin etrafına kurulmuş. Yapıların hepsi ana caddenin kenarlarında yer alıyor. Ortada kocaman bir meydan, iki ucunda da kilise var. Yani o zamanın PAF’ları (Papazlığa Aday Frenkler) okulu kırıp kaçsa öbür kilisenin papazıyla papaz olacaklar. Papazlık eğitimi için hiç uygun bir yer değil burası; yazık genç papazlara!

Ama hemen her turistik bölgede olduğu gibi burada da can sıkıcı şeyler var. En göze batan yerler hep saçma sapan dükkanlarla dolmuş. Ortamın havasını uyumlu olanlar neyse de kafasına göre takılanlar hem görüntü kirliliğine sebep oluyor hem de adaptasyonunuzu uzatıyor. Sen “Zamanında buradan ne atlılar gelip geçerdi hey gidi” diye düşünürken Coca-Cola tabelası yavşak yavşak uyarıyor oradan, “soğuk içiniz” diye.

Dubrovnik’te ne yapabiliriz diye düşünmenize gerek yok aslında. O kadar çok ara sokak var ki bir tanesine girip kaybolun, yolunuzu bulamayın. Turistler genellikle eski şehrin merkezinde takılıyorlar. O yüzden siz ara sokaklara atın kendinizi. Kelimelerle tarif edemeyeceğim kadar güzel şeylerle karşılaşacağınıza kalıbımı basarım. Mesela bir anda Türkçe ‘delik’ anlamına gelen Bozo diye bir şey çıkacak karşınıza. O delikten içeri girin ve Adriyatik’in en güzel manzaralarından birisiyle ödüllendirin kendinizi. Arkanızdaki garsonlara da siparişinizi verin gerisine karışmayın. Arınırsınız yeminle!

Gezerken vaktinizi iyi ayarlamanız gerekiyor. Burçlar belirli saatlerde açık ve cüzi bir miktar karşılığında çıkabiliyorsunuz. Biz bu saatleri bir türlü tutturamadığımız için burçlara kadar cenk edemedik. Eski şehrin varoşlarında bulduğumuz Ivan adlı 15 yaşındaki çocuk da çeşitli varyasyonlar deneyerek bizi burçlara çıkartmak için çok uğraştı ama olmadı. Biz de onu basketbol oynaması için geri gönderdik. Evet sevgili okur yanlış duymadın. Ortaçağın göbeğinde basketbol oynuyor adamlar. Mis gibi ortaçağ kalesinde basketbol mu oynanır lan derken futbol oynayanları da görünce daha fazla bir şey söyleyesi gelmiyor insanın. Kılıç-kalkan oynasaydınız lan bari diye hayıflanıyorsun ama şövalye olmaktansa sporcu olmayı seçmiş Hırvatlar; gençlik bitmiş azizim.

Bu yolun başlangıcı için
1- Türk vatandaşı vs Hırvat polisi
2- Hırvat yollarında dört atlı
3- Bir gece vakti Mostar
4- Mostar ve Köprüsü
5- Dubrovnik Yolları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*